Takip Et:

İnsanlara karşı nasıl davranmalıyız?

İki gönül bir olunca, gönlün biri Allah dostunun gönlü, diğeri de kimin gönlü olursa olsun böyle yaklaştığında büyük bir feyz ve bereket olur, o zaman manevi yol açılır. Sofi, önce şeyhin dediklerini yapar; “Estağfirullah, La ilahe illallah, Salavat-ı Şerif…” Sen bunları yaparsın yaparsın sonra da zannedersin ki, “Şeyh bana başka bir şey söylemeyecek.” Şeyhlerinde planları var. En neticede sana yolu açarlar. 

Arkadaşa diyorum ki: “Sultan Murat var, Murat Paşa var, Sultan Bey var, bir de sen varsın. Bunların hangi kategorisine giriyorsun?” Arkadaş diyor ki: “Bilmiyorum” Bu insanlar, sıfatlarını çalışarak almışlar; mesela şehit olmuş. Şehitlere hesap kitap yok. Herkes şehit olabilir. Bir insan ciddi manada şehit olmak istiyorsa yatağında da ölse Allahu Teala ona şehitlik nasip ediyor. Sıfatları çalışa çalışa alacaksınız. 

Birinci çalışma tarikat dersiyle başlıyor. Zikri yapıyorsun sonra seni sofilerin arasına katıyorlar. Böyle devam ettikçe üst mertebelere çıkıyorsun. En sonunda da Allah’a (c.c) kavuşuyorsun. Allah’a kavuştuktan sonra bakıyorsun ki Estağfirullah söylemekte Allah’a (c.c) kavuşmak içinmiş, La ilahe illallah demekte Allah’a (c.c) kavuşmak içinmiş… Bütün ibadetlerin gayesi, Allah’ı (c.c) unutmamaktır. Bütün ibadetler, Allah’ı (c.c) sevmek, Allah’a (c.c) iman etmek, Allah (c.c) ile beraber olmak, Allah’ı (c.c) yüceltmek, Allah’ı tazim etmek, Allahu Teala’nın Allah (c.c) olduğuna, seninde O’nun kulu olduğuna inanmak. 

Ama nefis diyor ki: “O Allah’tır. Bende nefisim.” O zaman iki ilah meydana gelmiş oldu. Oysaki evrende geçerli olan tek ilahtır. İşte bunu zikirle, şükürle, fikirle, tevekküle onu kıracağız. Yerlerde ve göklerde, bir ilah olduğuna kabul ettireceğiz. Bir ilahın olduğunu kabul edince, artık sana ne gam, ne keder, ne üzüntü, ne sıkıntı… İsabet etmiyor; çünkü sen biliyorsun ki evrende geçerli güç Allah’tır. Hayvanlar da buna dahildir. Hayvanlar bile seni tanıyorlar. Çünkü hayvanlar, Allah’ı (c.c) tanıyor. Vücudun, organların, azaların, kâinatta bulunan her şey Allah’ı (c.c) tanıyor. 

Moğolların komutanı Hülagu Han, İslamiyeti bozmaya çalışıyor; ezan üzerinde oyunlar oynuyorlar. Bir tane Allah dostu zat varmış. Allah dostu, öğrencilerine demiş ki: “Oğlum! Durumu görüyorsunuz. Bunlar camide ezanı değiştirecekleri zaman sen doğru ezanı okuyacaksın, sende doğru ezanı okuyacaksın.” Her camiye öğrencisini yerleştirmiş. Bir çalışma olunca, ilk önce baştaki gider. İnsanlar gidip Allah dostunu şikayet ediyor. Moğollar, Allah dostunu yakalayıp aslanların olduğu arenaya koyuyorlar. Onu şikayet eden üç kağıtçı adamlar da orada. Kralda, adama ne olacak diye arenayı seyrediyor. Arenada aç bırakılmış aslanlar var. Aslanları salıyorlar. Aslanlar, Allah dostuna doğru bir hücum ediyorlar, tam saldıracakları zaman, kedi gibi geri geri gidiyorlar. O aslan, Allah’ın (c.c) kudretiyle hareket eder. Hülagu Han, Allah dostunu şikayet eden üç kağıtçı adama demiş ki: “Bu adam durumunu kanıtladı. Bana doğruyu söyle yoksa seni aslanların arasına atacağım.” Üç kağıtçı demiş ki: “Bu adam doğrudur.”

Bir hastalığım oldu, ilaçları kullanıyorum ama geçmiyor. Allah’a yalvardım: Allah’ım! Biliyorum ki bu hastalık ilaçla şifa bulmaz, doktorla şifa bulmaz. Lütfen! Sen bana şifa ver. Biliyorum ki ilaçta, doktor da sebeptir. Ya Rabbi! O ilacın tesir etmesi için Senin iznin gerekir. Anında şifa verdi. 

Sizin çalışma yapma alanınız çok geniş. Etrafınızda ne aslan ne de zalim bir hükümdar var. Şu zamanda insanlara Hakkı anlatmanız çok kolay ve serbesttir. Haydar Baba (rh.a) zamanında çok baskı olduğu için kaçamak insanlara Hakkı anlatıyordu. İnsanları Hakka çağırmak için bir plan oluşturun. Bize mürid toplamayın. Ama insanlar, La ilahe illallah söylesinler, namaz kılsınlar, Allah’ın (c.c) emirlerini tutup nehylerinden kaçsınlar. Hiç de derviş olmasınlar, bize de bağlı olmasınlar. Sistemi kavratmak gerekiyor. Kur’an-ı Kerim ayaklar altındayken, Hz. Muhammed (s.a.v) birçok hakaret görürken senin on milyon müridin olmuş ne kıymeti var? Sen, on milyon müridine şunu desene: Ben sizin ne hocanızım ne de şeyhinizim kapı kapı dolaşıp insanları Hakka çağırın. On bin insanın her biri bir kişiyi çevirse, anında yirmi bin kişi olur. Şahıslarla işimiz yok. Tarikat, ikinci plandadır. İslamdan içeriye girsin. 

Bazı insanlar, tarikatlara, şeyhlere ön yargılı bakar. O adama tarikattan, şeyhten bahsetme. Allah’tan (c.c) bahset, temel konulardan bahset, inançtan bahset, Müslümanlarda bulunması gereken özelliklerden bahset. Adamın hemen tarikat dersi alması güzel bir şeydir. Ama kişiden kişiye değişen önceki durumları da var. Bazı insanların kalbi başka bir şeye meyillidir. Onu meyilli olduğu alandan İslamiyete çekmen gerekiyor. Bunun en güzel örneği burada hasta okumaktır; adam hasta, okunmak için geliyor ve oda onun hidayetine vesile oluyor. 

Bir insana tarikat dersini çekiyor musun, diye sorulmaz. Bir insanın hatasını, kusurunu ortaya çıkarmak, tasavvuf ilkelerine aykırıdır. Tasavvuf, örtme üzerine kuruludur. Tavuk, yumurtasını nasıl evirip çeviriyorsa, şeyh de, müridinin evrilip çevirmesini bilir. Allahu Teala, müridin günahını şeyhe de gösterse, şeyh gidip şunu demez: “Hem tarikat dersi aldın hem de günah işliyorsun.” Sizin yapmanız gereken aranızda muhabbeti tutmaktır. Yapmanız gereken adamı sorgulamak değil. “Zikir derslerini yapıyor musun?” Bu çok acemice bir şeydir. Adam yapmıyorum dediği zaman, orada bitersin. Adam yapmıyor diye yapsana deme! Demek ki adamın başka bir derdi daha var; adama temel bir konuyu öğretmeden tarikat dersini yapmasını söyledin. Temel konu, Allah (c.c) sevgisiydi, Allah (c.c) aşkıydı. Bazı insanlar, evliyanın kerametlerinden çok hoşlanır. Ona kerametleri anlat. O kerametler, onun hidayetine vesile olur. Bazı insanlar, somut bir delil ister. Ona da somut delili koyacaksın. 

Sen hangi kapıdan gelirsen gel, Abdulkadir Geylani de (k.s) hepsi var. Abdulkadir Geylani (k.s) müctehid derecesinde alimdi. Anında, Şafi mezhebinden Hanbeli mezhebine geçiyor. Abdulkadir Geylani (k.s) zamanının şartlarında en yüksek dereceye kadar okumuş. 

Karşındaki şahıs neye meyilli ise oradan anlatacaksın. İlgilendiği alanlardan hareket ederek İslamiyete çekeceğiz; mesela, nafile namaz kılmak adamın hoşuna gidiyor. Ona nafile namazları söyle. Zikir yapmak, adamın hoşuna gidiyorsa, Allah’ın (c.c) esmalarının faziletini anlat. İnsanlara çok kuru kuru söylemeyin. Yani, yapmasını istediğin şeyin faziletini anlatacaksın, üstünlüğünü anlatacaksın, adama üstünlüğünü anlatacaksın. 

Buraya gelen insanlar diyor ki: “Benim şöyle şöyle sıkıntılarım var.” Onlara diyorum ki: “Bu kartta olanları yap. İnşaallah senin bütün sıkıntıların gider.” Mesela gelip diyor ki: “Hanımımla şöyle sıkıntılarım var.” Ona diyorum ki: “Bu kartı yap.” O kartı yaparsa evde on beş, yirmi dakika evde sakinlik olacak, kadınla tartışmayacak. Kadınla tartışmayınca, sorun otomatik çözülecek. Bu maddi açıklamasıydı. 

1982 yılında, Cemil Baba’dan (rh.a) ders aldım. Binlerce insan gelip ders alıyor. O alanların içerisinden birisi gelip de ben bunu yaptım ama bende hiç bir düzelme olmadı, demedi. Bunun içerisinde çocuğu olmayan, fakir olan, iflas eden… Ne kadar kötü şartlarda insanlar varsa bu Zikrullah faziletinden düzeliyorlardı.

Burada birçok sır var: Cemil Baba (rh.a) dedi ki: “Oğlum! Sen ne istersen Allah (c.c) on katını verir.” Hakikaten de öyle kafama bir şey doğuyor. Kafama gelen de vakıfla ilgili, cemaatle ilgili, çalışmalarla ilgili, şunu şöyle yapalım, bunu böyle yapalım. Ortada hiçbir bütçe yok. Bir de bakıyorsun ki yapılmış, çizilmiş, edilmiş. Adamın iyiliğini istiyorsun. Eğer sen karşındaki adamın iyiliğini candan gelerek istersen, bütün gücünü, bütün gayretini de Allah rızası için karşındaki insanın sıkıntısını gidermek de kullanırsan orada rahmet tecelli eder. Allah (c.c) onun işini görür. Çünkü senin adamla aranda hiçbir diyalog olmadığı hâlde, hiçbir bağlantı olmadığı hâlde, adamdan hiçbir beklentin olmadığı hâlde, diyorsun ki: “Ya Rabbi! Bu kardeşimin bu sıkıntısını kaldır.” Allah (c.c) için istiyorsun. Adam gelip sandalyeye oturuyor. Sandalyeye oturur oturmaz derdini anlatmadan ağlamaya başlıyor. O böyle gözyaşları içerisinde ağlıyor ben de içimden ağlıyorum. Adama diyorum ki: “Ağlama ağlama! Allah (c.c) sana çözüm yolu verir.” O anda Allah (c.c) onun işini çözüyor. 

Karşımızdaki insanı Allah için kardeş bilirsek ona söylediğimiz her şey tesir eder, Allah için yaptığımız her şey ona tesir eder. Ama biz onu farklı bir gözle görürsek ve yanlış taktik uygularsak o zaman da acemi doktora döneriz. Sana görev olarak bu kartları dağıt denmiş. Ama sen görevini aşıp bir adım daha öteye gidip müfettişlik yapıyorsun; ne yapıyor, ne ediyor, yapıyor mu, yapmıyor mu? Oysaki Allahu Teala buyuruyor ki: 

تَجَسَّسُوا

“…Birbirinizin günahlarını araştırmayın…” (Hucurât, 12. Ayeti) 

Bişeyler yapıyorsa görmemezlikten geleceksin. Onunla diyaloğunu, muhabbetini kesmeyeceksin. Nice kötü insanlar vardır; bir tek sana tutunmuş. Adamın İslamdaki bir tek bağlantısı sensin. “Şöyle yapıyor, böyle yapıyor.” Bu devir deccalin çıktığı devirdir. Deccalin kafası çıkmış bir tek ana gövdesi kalmış; internetinden… Deccal zuhur edip evlere kadar girmiş. Rasulullah (s.a.v) buyuruyor ki: “Yakında büyük fitneler olacak, o fitnelerde (yerinde) oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler yürüyenlerden, yürüyenler koşanlardan, daha hayırlı olacaklar. Kim o fitne içinde bulunmuş olursa, ondan uzak dursun. O zaman bir iltica yeri, sığınacak mekan bulursa ona sığınsın.” (Sahihu’l-Buhari VIII, 92; Tefriru’l-Kurani’l-Azim II, 43; Sunenu İbn-i Mace, II, 3961.) Bu devir öyledir. Çoluk çocuğunu korumak, kendini korumak, aileni korumak, hanımını korumak… Hanımını muhafaza etmekte başlı başına bir sorundur; çünkü onun üzerine de oyun yapıyorlar. Karı koca boşanıyorlar ama hâlâ aynı evde yaşamaya devam ediyorlar. Milyon türlü sapıklık var. 

Fitneler büyük ondan dolayı biz müfettişlik yapmayacağız, yargıçlık yapmayacağız,  öğretmencilik yapıp ona not vermeyeceğiz. Arkadaşlar! Biz cankurtaranız, itfaiyeyiz. İtfaiyeci geldiği zaman, “Bu yangın niye çıkmış?” diye sorgulamasına vakti yok. Polis yangının hesabını daha sonra soracak. Ambulans geldiği zaman, hemen hastayı kurtarma yoluna gider. “Vay be hiç mi kafan çalışmıyordu?” böyle dediği zaman hasta gider.  Hatta diyorlar ki: “Hiç elbiselerini bile çıkarmakla uğraşma makasla kesip at. İlk müdahaleni yap.” İşte o ilk müdahaleyi yapan insanlar olmamız gerekiyor. 

Allah’tan (c.c) kopmuş, Peygamberden kopmuş, Kur’an’dan kopmuş. Evliyaları zaten tanımıyor. Adam tarikata gelene kadar daha çok aşamadan geçmesi gerekiyor. Sen de adamı ölçüp tartacaksın. Sen bunu Allah rızası için yaptığın zaman, Allah (c.c) sana bir feraset verecek. Adam, Allah’ı (c.c) seviyor, Allah’a (c.c) inanıyor. O adama Allah’tan (c.c) bahset, Allah’ı (c.c) anlat. Önce adamla samimi ol ki adam sana gelip dertlerini anlatsın. Adam sana sıkıntısını anlatırken o adama desen ki: “Ben bir dua biliyorum. Bunu okursan senin sıkıntın geçer.” Adam diyecek ki: “Bu dua nedir?” Sende diyeceksin ki: “Günde yüz tane Estağfirullah söyle.” Ama buna önce senin inanmam lazım. Bunu adama öyle bir söyleyeceksin ki, bunun bu derdi gider, diye söyleyeceksin. Yoksa sen bunu lafın gelişi söylersen ne sana fayda verir ne de o adama fayda verir. Faziletini anlatarak, üstünlüğünü anlatarak, özelliklerini anlatarak söylenirse, fıtratı bozulmamış insanlar bunu kabul ederler. Çünkü siyasi bir partiden bahsetmiyorsun, bir şahıstan da bahsetmiyorsun. Sen alemlerin yaratıcısı olan Allah’tan (c.c) bahsediyorsun. 

İnsanlar Kur’an’ın çoğunu bilmez ama bütün Müslümanlar “Hüvallahüllezi’yi” bilir. Camilerde mutlaka sabah ve akşam okunur. Çünkü Rasulullah (s.a.v) buyuruyor ki: “Kim sabah kalkarken üç defa ‘Eûzü billâhi’s-Semî’ıl-Alîmi mine’ş-Şeytânirracîm = Allah’ın rahmetinden kovulmuş olan şeytandan, işiten ve bilen Allah’a sığınırım’ der ve Haşir Sûresi’nin sonundan üç âyet okursa, Allah o kimseye akşama kadar duâ ve istiğfar etmek üzere yetmiş bin melek vazifelendirir. O günde ölürse şehid olarak ölür. Kim geceye girerken okursa o da aynı dereceye ulaşır.” (Tirmizî, Fedâilü`l-Kur`ân 22, Mevakıt 65; Müsned, 5/26) Bu bilindiği için herkes onu okuyor. Sözde sözü kimin söylediği önemlidir. Bir söz vardır kimin söylediği altında yazmaz; çok önemli bir sözdür ama hiç tesir etmez. Ama bir söz vardır altında kimin olduğu yazar sözden önce o tesir eder. 

Bir tarihte Van’a gitmiştik. Oğlum da çok küçüktü. Sofiler, oğlanı sevdikleri için, bize dua et, diye oğlana şaka yapıyorlar. Oğlan geri dönüşte dedi ki: “Baba! Sofiler benden çok dua istediler. Mahcup olmamak için, belki de Allah (c.c) duamı kabul etmez diye ben hep sadaka verdim.” Allah’ın (c.c) rahmeti olmadan bu iş olmaz. Şeyhte, Allah’ın (c.c) rahmeti olmadan, Allah’ın (c.c) azameti olmadan, kudreti olmadan bu iş olmaz. Mürşid, Allah’ın (c.c) rahmetinin, sevgisinin, muhabbetinin gönüllere gelmesine sebep oluyor.

En kötü insan yokta fiilleri en kötü olan insan olsun. Arkadaşlar! Onun bile, dini tebliğ edilmeye, İslamın anlatılmasına, Hz. Muhammed’in (s.a.v) anlatılmasına hakkı var. Kesinlikle, kendinizi kapatmayın! Öyle insanlar vardır ki gelip sana öyle şeyler anlatır ki tahammül edemeyip adamı kovarsın. Böyle sakın yapmayın! 

Senin defterinde, kitabında kötü insan yok! İnsan uç noktada dolanır. İnsan, üstteki uç noktada melekler vardır oraya kadar gider; bir de en aşağıdaki uç noktada hayvanlar vardır oraya iner. İnsan denen varlık, bu ikisi arasında gidip gelebilen varlıktır. Bir boyutunu görüp sakın ona kızma! “Şunu şunu yapmış” Biz, o konulara girmeyeceğiz, putlarına dokunmayacağız, adamın belden aşağısına vurmayacağız. Adama bir beyefendi gibi davranacağız. 

Adam şöyle olabilir, böyle olabilir. Ama sende öyle olabilirdin. O adamın konumunda sen olup o adamda senin konumunda olabilirdi; çünkü sende insansın. Hırsların, şehvetin… Aynı. Biz adamı yargılamayacağız. Ona beyefendi muamelesi yapacağız, ikram vereceğiz, anlatacağız. Ona önce bir insan olduğunu hatırlatacağız, düşünmesine sebep vereceğiz. Aklına bir köpekbalığı atıp adamı düşündüreceğiz; “Benim ne kadar pis bir adam olduğumu bildiği halde benimle muhatap olmuş, bana ikram etmiş…” Bak! Çoğu insanlar, kimse onlarla muhatap olmadığı için kötü oluyorlar. Kimse onlara şefkat eli uzatmamış. 

Akşamleyin gidip köprü altlarını, sahillerini gez. Adam bankta yatıyor. “Kardeşim! Senin ne derdin var, ne sıkıntın var? Gel çözelim.” diye hiç sordun mu? Adamın sıkıntısını çözmek için paraya ihtiyaç yok. Adamın aradığı şey, sevgi, kendini ifade etmek, anlatmak. O öyle yapmış, bu böyle yapmış sonucunda da adam sokağa düşmüş. Bu adamı kim kaldıracak, kim elinden tutacak? “Bu kötü bunu atalım, bu da kötü bunu atalım.” Ütopya mı  yapacaksın? Biz ütopya yapmıyoruz. Biz gerçeklerle hareket ediyoruz. 

Bir gün vakıfta otururken dergahın önünde taksi durdu. Derviş özlemiş ama dergaha gelmeye parası olmayınca taksiciye demiş ki: “Beni şu dergaha götürür müsün? Ama paranı orada vereceğim.” Taksici getirdi. Derviş dedi ki: “Hocam! Taksiciye parasını verir misiniz?” Taksiciye parasını verdim. Derviş bana sarıldı, ağlamaya başladı: “Ben nasıl bu hâle geldim, benim hâlim ne olacak? Dervişe dedim ki: “İyi olacaksın, düzeleceksin.” Aradan biraz zaman geçti, derviş vefat etti. Bizde taziyesine gittik. Fatihaları okuduk, dua yaptık. Tam kalkarken, cenaze sahibi dedi ki: “Bir dakika hocam! Yemek ikramı yapacağım ondan sonra gidersiniz.” Bende dedim ki: “Cenaze evinde yemek olmaz ki! Bizim sana yemek getirmemiz lazım.” Cenaze sahibi dedi ki: “Hayır! Ölen adam bana dedi ki: ‘Bak! Ben vefat edeceğim. Hocam buraya taziyeye gelecek. Taziyeye geldiği  zaman ona yemek yedirmeden gönderme!” 

Bir tane Allah dostu yatıyormuş. Allah dostunun evinde bir tek üstünde yattığı kilimi var başka hiçbir şeyi yok. Hırsız evine girmiş, sağa bakmış sola bakmış çalacak bir şey yok. Allah dostu, hırsız eli boş gitmesin diye kilimi hırsızın önüne doğru atmış.” Hayatı farklı mecralarda yaşıyoruz. Yeter ki bir insanın kurtarmasını Allah bize nasip etsin. Bir insanın kurtulmasını Allah bize sebep kılarsa bunun sevabı kadar sayılmayacak kadar çoktur. Evliyaların dereceleri ondan devamlı yükseliyor.  “Allah’a yemin ederim ki, Allah Teâlâ’nın, senin sebebinle bir tek kişiye hidayet verip doğru yola iletmesi, senin için, kızıl develerin olmasından (ve bun­ları tasadduk etmenden) çok daha hayırlıdır.” (Buhârî, Fedâilu’l-Ashâb 9, Meğazi 38, Cihad 102,143; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 34.)

Burada çok sabır gerekiyor. İnsanların gelip anlattıklarını dinlesen o sabır yoksa, yüzde seksenini kovarsın. Biraz sert davrandığın zaman, biraz yüzünü ekşittiğin zaman tepetaklak gidersin. Allah’la kulları arasına girip hakemlik yapma! 

وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا عٖيسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونٖي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِؕ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لٖٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ لٖي بِحَقٍّؕ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُؕ تَعْلَمُ مَا فٖي نَفْسٖي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا فٖي نَفْسِكَؕ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ ﴿١١٦﴾ مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَٓا اَمَرْتَنٖي بِهٖٓ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّٖي وَرَبَّكُمْۚ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهٖيداً مَا دُمْتُ فٖيهِمْۚ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنٖي كُنْتَ اَنْتَ الرَّقٖيبَ عَلَيْهِمْؕ وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهٖيدٌ ﴿١١٧﴾ اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ ﴿١١٨﴾

Allah, “Ey Meryem oğlu Îsâ! İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin’ dedin?” buyurduğu zaman o şu cevabı verir: “Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin. Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim de rabbim sizin de rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin. Şayet onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen, hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin.” (Mâide, 116-118. Ayetleri)

Sana şeyhin ne dediyse onu yapacaksın. Kendini orada şeyh pozisyonuna koyupta ahkâm kesmeyeceksin! “Ben böyle de yapabilirim.” Hayır! Senin görevin bu değil. Allahu Teala her şeyi bildiği halde Peygamberine buyuruyor ki: “Bu insanlara söyledin beni ilah edinin diye sen mi söyledin?” Hz. İsa (a.s) buyuruyor ki: “Hayır Ya Rabbi! Sen ne emrettiysen ben onları söyledim. Ama ben vefat ettikten sonra sen onların üzerine gözcüydün. Benim de onların yaptıklarından haberim yok.” Hz. İsa (a.s) insanların puta taptıklarını anlayıp buyuruyor ki: “Bunlar, Senin kullarındır. İstersen azap edersin. Ama Sen, hem izzet hem hikmet sahibisin.” 

Hz. Nuh (a.s) öyle celallenip buyurmuş ki: “Ya Rabbi! Bütün kafirleri helak et.” Duası kabul oldu ve hepsi helak oldu. Helak olanların içerisinde kendi oğlu da var. 

Hz. İsa’ya (a.s) gelmiş. Hz. İsa (a.s) buyurmuş ki: “Bunlar, Senin kullarındır. İstersen azap edersin. Ama Sen, hem izzet hem hikmet sahibisin.” 

Hz. Muhammed’e (s.a.v) gelmiş. Kafirler aynı kafirlikleri yapınca, Cebrâil (a.s.) seslendi:

“Şüphesiz Allah, kavminin sana neler söylediğini işitti. Sana şu dağlar meleğini gönderdi. Kavmin hakkında dilediğini yapmak üzere ona emredebilirsin.”

O anda görünen dağlar meleği de emrine âmade olduğunu ve istediği takdirde Ebû Kubeys ile Kuaykıan dağlarını müşriklerin üzerine kapanırcasına birbirine kavuşturabileceğini söyledi.

Fakat, şefkat ve merhamet kaynağı Resûl-i Ekremin arzusu başka idi. Dağlar meleğine şu cevabı verdi:

“Hayır, ben böyle bir şey istemem. İstediğim tek şey, Hak Teâlâ’nın bu müşriklerin sülbünden, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibâdet edecek bir nesil ortaya çıkarmasıdır.”

Taif dönüşü Rasulullah (s.a.v) bir bağa sığındı. Bağ sahipleri, Rasûl-i Kibriyâ Efendimizin maruz kaldığı saldırıyı uzaktan seyretmişler ve acıma duyguları harekete geçmişti. Köleleri Addas’la Efendimize biraz üzüm göndererek ikrâmda bulundular. Addas tabak içindeki üzümü alıp Peygamber Efendimize getirdi. Rasûl-i Ekrem üzümü, “Bismillah” diyerek alıp yemeğe başlayınca Addas’ın dikkatini çekti. Kendi kendine,

“Vallahi, bu sözü, bu beldenin halkı bilmezler ve söylemezler.” dedi.

Fahr-i Âlem Efendimiz,

“Ey Addas, sen hangi dindensin?” diye sordu.

Addas,

“Ninevalıyım ve Hristiyanım.” cevabını verdi.

“Demek, sen o salih kişi Yunus İbn-i Mettâ’nın hemşehrisisin?”

“Sen, Yunus İbn-i Mettâ’yı nereden biliyorsun?”

“O, benim kardeşimdir. O bir peygamberdi. Ben de peygamberim.”  (Buharî, 4/83.)

Addas orada Müslüman oldu. Rasulullah’ın (s.a.v) yaptığı duayı orada nasip etti. 

Bizde kalp yok ki kalp kırılsın. “Benim kalbimi kırdı.” Ne kalbin kırıldı? Adam, Allah’ın (c.c) ahkâmını çiğniyor senin kalbin mi kaldı, haramları su gibi işliyor senin kalbin mi kalmış, Hz. Peygamber’e (s.a.v) hakaret ediyor senin mi kalbin kalmış? Bizim zırhımız, zikrullahtır, ibadettir, sabırdır. Onları giyip insanları yangından kurtarmaya çalışacağız. Bazen kendimizin de paçaları tutuşacak onları da söndüreceğiz. Misyonumuz olacak! 

 Senin burada olupta La ilahe illallah söylemen Allah’ın (c.c) lütfuur. Ama seninde zekanın bir ölçüsüdür. Zekiysen, akıllıysan aklını Allah (c.c) yolunda kullanacaksın. 

Size müjdeli bir şey daha söyleyeyim. Sen, Allah (c.c) yolunda gittiğin zaman, senin bütün işlerini Allah görür. Bak! Ben ne maddi olarak yetişebiliyorum ne de manevi olarak yetişebiliyorum. Her dara girdiğimde Allahu Teala hemen bir yol açıyor. Sen, Allah (c.c) için yaşamaya çalış. Yaşantın Allah (c.c) için olsun. Yapan Allah’tır (c.c), yardım eden Allah’tır. 

Afrika’ya gitmemiz gerekiyor. Gece bire kadar telefonlarla baktık. Kamerun’un bir ucundan iç hatlarla Kamerun’un bir ucuna gideceğiz. Ama uçak yok. Sonra karayoluna baktık ki otuz saat sürüyor. İnsanlar orada bekliyor. Hem kurbanlar orada kesilecek hem de orası gerçekten mağduriyet bölgesi. Ama hiç de dert etmiyorum. Biliyorum ki Allahu Teala oraya gitmemizi murad ettiyse bizi oradaki insanlarla buluşturacak; ya bizi oraya götürecek, ya onları oraya getirecek ya da gönlümüze genişlik verecek. 

Sendeki güzellikleri insanlara göster. Bu da bir mesuliyettir. Mesela sesin güzel sesini göster, aklın güzel aklını göster, takvan güzel takvanı göster. Bu insanlarda bir çekicilik meydana getirecek. Bir sofi, “Bismillahirrahmanirrahim” deyip konuşmaya başlasın Allah’ın (c.c) izniyle karşısında filozof duramaz. Filozof dediğin adam, şeytanın borazanı. Allah’ın (c.c) ayetlerini okuyorsun, Hz. Muhammed’in (s.a.v) sözlerini okuyorsun. Allah’ın (c.c) sözü karşısında, Rasulullah’ın sözü karşısında filozof mu durur? 

Üst zekaya sahipsiniz. Ben de diyorum ki bu zekayı, bu kabiliyeti diğer insanlarla paylaşalım, Allah (c.c) yolunda kullanmakla paylaşalım. Sen, iki kişi, üç kişiye ulaşıyorsun ama yirmi kişiye ulaşacak kadar kapasiten varken boş şeylerle uğraşma! Adam, çizgi filmi yapmış, animasyon yapmış, dinine küfür ediyor. Senin başarılı olman için ondan daha iyi bir teknolojiye geçmen lazım, daha üstün bir teknolojiye geçmen lazım. Aynısını yaparsan yine başaramazsın. Aynısını yaparsan belki ondan gelecek olan zararları def edersin. Ondan daha iyi bir sistem yaparsan bitirirsin. Bak! İHA’ları, SİHA’ları yaptılar. Ama bunu sadece bir sahada yaptı. Bilim adamlarını, teknolojiyi getir. Yani, sizde ki güzellikleri insanlar görsün. Bu da davranışlarınla olur. 

Sabahları öğretmenler kahvaltı yapmadan gelirlerdi. O zamanlarda diyet bisküvileri vardı, onlardan alıp götürüyorum. Öğretmenlerde acıkmışlar. Bende bisküvileri görünce diyorlar ki: “Katip Hoca! Bir tane alabilir miyim?” Bende, “Alabilirsin” dedim. Birisi cesaretlenince diğerleri de gelip almaya başladı. Bu sefer bana bir şey kalmıyor. Bu sefer iki tane almaya başladım; bir tanesini kendime diğerini de masaya bırakıyordum. Artık öyle bir noktaya geldiler ki sorma bile yok. Herkesin dolabı kapalıydı benim dolabım açıktı. Bir liralık olan bisküvi yeri geldiğinde bin liralık oluyor. 

İnsanların ihtiyaç duyduğu zaman yanında olursan işi götürürsün. İnsanlar ihtiyaç duyduğu en kritik an cenazedir. Mutlaka cenazeye gideceksin. Cenazeye bir şey alıp götürürsün böylelikle sünneti yapmış olursun. İkincisi de, böyle yaptığın için “Ben senin yanındayım.” demiş olursun. Bir insanın yanında olmak ve yanında olduğunu hissettirmek çok önemlidir. Mesela adamın düğünü var, o adamın yanında olacaksın. Hastası var yanında olacaksın. Borcu, sıkıntısı, derdi var o adamın yanında olacaksın. Hiçbir şey yapmadan adama diyorsun ki: “Bu kartı al. Zikirleri çek.” Adama bir şey yapmamışsın ki adam dediğini yapsın. 

Adamın yanında olun! Bu adam isterse hristiyan olsun, isterse ateist olsun, isterse dinsiz olsun. Bu, bir insandır. Şefkat gösterin, merhamet gösterin, elinden tutun, adamla beraber ağlayın, adamla beraber gülün, haliyle yaşayın. Bir hata yapmış olabilir. Aynı hatayı çocuklarınız da yapabilir, hanımınız da yapabilir, kendiniz de yapabilirsiniz. Sabırdan başka, ilgilenmekten başka, elinden tutmaktan başka, hakikatı anlatmaktan başka bir seçeneğimiz yok.

İnsanları sınıflandırmak, gruplandırmak yok. “Bu adam, bu kategoridedir. Bundan bir şey olmaz.” Ondan bir şey olmaz senden olur öyle mi? Biz bir şey yapmıyoruz. Kendimizi bir şey yapan kategorisinde görmeyelim. Başarıyı veren Allah’tır. Buradaki cemaati süper güçlerim de olsa bir araya getiremem. Toplayıcı bir özelliğim yok. Sizi buraya toplayıp getiren Allah’tır, size bu zikri yaptıran Allah’tır. Ben, kendim de görsem, sen kendin de görsen senin işin bitmiş. Tarikattan dışarıya çık bakalım iki kişiyi bir araya getirebiliyor musun? Bizi bir araya getiren Allah’tır, Allah’ın (c.c) rahmetidir. 

Bir gün noterdeydik. Görevli dedi ki: “İki tane şahit getirin.” Birisi dedi ki: “Ben bir telefon açarım on beş, yirmi kişi gelir.” Öbürü dedi ki: “Ben bir telefon açarım beş kişi gelir.” Bende susuyorum. O yirmi kişi gelir diyen telefon açtı kimse gelmedi, öbürü de getiremedi. Onlara dedim ki: “Bir de ben açayım belki gelirler.” Kimi aradıysam, “Tamam hocam. Neredeysen geliyorum.” Biz kardeşiz. 

Normalde zenginler ile diyalog kurup zenginlerle gidersen daha çok mesafe alırsın gibi geliyor ama öyle değil. Fakirler ile gidersen daha çok mesafe alıyorsun. Erzağı alıp da  adamın kapısına götürdüğünde sen çok şey anlatıyorsun. Oradaki şefkat duygusu, acıma duygusu seni yaptığın çalışmayı kat kat ileri götürüyor. Biz çok yaşadık. Mesela adam işten çıkmış yok, ekonomik durumu yok. Sen gidip markette alışveriş yap sonra adamın kapısını çal oraya bırak. Bunun çok örneği var.

Sahabelerde un çuvalını sırtına alıp geceleri dağıtıyormuş. Adamın kapısı çalınıyor. Adam bakıyor ki un çuvalı ama kimin bıraktığı belli değil. İbni Abbas (r.a) vefat ettiğinde cenazesini yıkıyorlar, bakıyorlar ki omuzları çuval taşımaktan hep yara bere olmuş ve o öldükten sonra yardımlar kesiliyor. Anlıyorlar ki bu iyilikleri yapan İbn Abbas Hazretleridir. 

Zenginlere gidip anlatırım onlar da  bana maddi destek sağlar. Sen fakirlere yardım ettiğin zaman, Allah (c.c) sana destek sağlar. Bütün işlerimiz, Allah (c.c) ile bağlantılı olduğunu, Allah’ın (c.c) izni olmadan olmayacağını idrak ettiğin zaman olay biter. Biz güçsüzlerden güç alıyoruz; fakir fukaradan, garibanlardan. Onların yaptığı duanın bereketiyle iş ilerler. 

Duvarda yapılacaklar listesi asılı. Mesela adam geliyor, evlenemiyor. Sofilerle bir kampanya yapıyoruz. Adamın eşyalarını diziyoruz, düğününü yapıyoruz. Allah’ın selameti başına olsun. Mahallede kim hastaysa, sen bileceksin. Mahallede kimin ne sıkıntısı varsa sen bileceksin ve onların yardımına koşacak. “Benim bu kadar bütçem yok ki.” Maddi boyutundan ayrı manevi olarak adamın yanında ol. Adam sıkıntıda ona bir kelime söyleyip moral vereceksin. 

Share This:

M-Sefa 2021 - Kadiri Tarikatı

Bizimle İletişime Geçin